İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARI BÜYÜKADA DAVASI GEREKÇELİ MAHKEME KARARI ÜZERİNE ÖN DEĞERLENDİRMEMİZ

İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARI BÜYÜKADA DAVASI

GEREKÇELİ MAHKEME KARARI ÜZERİNE ÖN DEĞERLENDİRMEMİZ

4  EYLÜL 2020

Katılımcı örgütlerimizin 8 Nisan 2017 tarihinde gerçekleştirdiği toplantısında insan hakları savunucularının esenliği ve güvenliği konusunda bir çalışma toplantısı yapılması kararı alınmıştı. 3 Temmuz 2017 tarihinde Büyükada’da başlatılan toplantının üçüncü günü olan 5 Temmuz 2017 sabahı, bir ihbar yapıldığı iddiası ile otele baskın düzenleyen polis, toplantıya katılan ikisi eğitici 10 insan hakları savunucusunu gözaltına almıştı. OHAL koşulları altında yayınlanan Kanun Hükmünde Kararnameler yoluyla değiştirilen gözaltı kurallarına bile aykırı olarak  24 saati aşan bir süre boyunca arkadaşlarımızın yakınlarına haber verilmemiş ve hiç kimseyle bağlantı sağlamalarına izin verilmemişti.

Yaklaşık iki hafta süresince gözaltında tutulduktan sonra çıkartıldıkları İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği, 6 arkadaşımızı hemen tutuklamış, 4’ü hakkında da tahliye kararı vermişti. Ancak tahliye edilen 4 arkadaşımızdan ikisi de savcılığın itirazı üzerine tutuklanarak cezaevine konulmuştu. 3 ay sonra haklarında iddianame düzenlenmiş ve bu süre içerisinde belirli odaklarca yönetilen bazı medya organları tarafından casusluk, darbe girişimi ve terör örgütü yandaşlığı gibi ağır ithamlarla yoğun bir karalama kampanyası yürütülmüş, soruşturma hakkında gizlilik kararı verilmiş olmasına rağmen polis tarafından düzenlenen fezlekelerden alınan belgeler “işlenerek” kamusal alana sürülmüştü.

Arkadaşlarımızla ilgili hakikatlerin alenen çarpıtılmasına ve kamuoyunun bilinçli olarak yanıltılmasına yol açan kampanyalardaki bu asılsız yayınlara karşı açılan davalar ise yayınları yapanlar lehine sonuçlandırılmış, tutuklama kararının haksız olduğu yönündeki itirazlar da reddedilmişti.

17 Ekim 2017 tarihinde mahkemenin kabul etmesi sonucu ancak erişilebilen iddianamede ise söz konusu karalama kampanyalarında kullanılan manipüle edilmiş bilgiler suç üretme malzemesi haline getirilmişti.

Öte yandan Büyükada toplantısından yaklaşık bir ay önce, 6 Haziran 2017 tarihinde Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Avukat Taner Kılıç İzmir’de gözaltına alınmış ve telefonunda ByLock uygulaması olduğu iddiasıyla 9 Haziran 2017 tarihinde tutuklanarak İzmir-Şakran Cezaevine konulmuştu. 4 Ekim 2017’de Taner Kılıç arkadaşımız da Büyükada’da yapılan toplantıya katılan 10 insan hakları savunucusu aleyhine açılan davanın iddianamesine eklenerek, ilk duruşma günü olan 25 Ekim 2017’de mahkemenin kararıyla davanın 11. sanığı olarak yargılanmıştır. Taner Kılıç’ın dışında davanın sekiz tutuklu hak savunucusu ilk duruşmada serbest bırakıldı. Taner Kılıç ise özgürlüğüne ancak 15 Ağustos 2018 tarihinde, 14 aydan fazla bir süre tutuklu kaldıktan sonra kavuşabildi.

3 yıl boyunca devam eden ve bu süre içerisinde beş kez savcının değiştiği, mahkeme üyelerinde değişikliklerin olduğu davada, savunma avukatlarının yoğun ve titiz çalışmaları sonucunda iddianamede yer alan suçlamaların her birine karşı güçlü kanıtlar sunuldu ve Taner Kılıç’ın telefonunda ByLock olmadığı soruşturmanın başından itibaren dört bilirkişi ve iki siber şube raporu ile ortaya konuldu.

İlk kez 19 Temmuz 2019 tarihli duruşmada davaya katılan en son savcının 19 Kasım 2019 tarihinde sunduğu mütalaada gerçekle hiçbir ilişkisi olmayan polis fezlekelerinde yer alan ve daha sonra iddianameye konulmuş suçlamalarda hiçbir değişiklik yapılmadı. Aksine, iddianamede yer almayan ve kovuşturma sürecinde hiç ele alınmayan ek suçlamalara bile yer verildi. Dava süreci boyunca mahkemeye sunulan ve savcılığın mesnetsiz iddialarını çürüten kanıtlar değerlendirilmedi, soruşturma hukukuna ve usulüne aykırı olarak çalakalem yazılan iddianame, bu kez esas hakkındaki mütalaa olarak tekrar mahkemeye sunuldu.

Savcılık mütalaasında, Taner Kılıç’ın “Silahlı terör örgütüne (FETÖ/PDY) üye olma”, Günal Kurşun, İdil Eser, Özlem Dalkıran, Nejat Taştan ve Veli Acu’nun ise “Silahlı terör örgütlerine (FETÖ/PDY, PKK/KCK ve DHKP/C) yardım etme” suçlarından 7,5 yıldan 15 yıla kadar hapisleri istendi. Diğer 5 insan hakları savunucusu arkadaşımız için ise beraat talep edildi.

3 Temmuz 2020 tarihinde görülen 13. ve son duruşmada Taner Kılıç, Günal Kurşun, Özlem Dalkıran ve İdil Eser hakkında savcının mütalaası yönünde oy çokluğuyla mahkûmiyet kararı, diğer savunucular bakımından da beraat kararı verildi. Üç hâkimden oluşan mahkeme heyetinin bir üyesi, yargılanan insan hakları savunucularının tümü için beraat kararı verilmesi gerektiği görüşüyle karşı oy verdi. Bölge Adliye Mahkemesi’ne (istinaf) taşınan bu şerhli karara karşı Savcılık makamı, Nejat Taştan ve Veli Acu’nun beraat kararına itirazda bulundu.

Özetleyerek sunduğumuz gerekçelerle, bu dava başından itibaren yersizdir ve hiç açılmamış olması gereken bir davadır. Yargılanan arkadaşlarımızın penceresi ve kapısı açık bulunan bir salonda alenen düzenlediği bir toplantıda konuşulan veya kararlaştırılan hiçbir söz ya da davranış suçlama konusu edilmemiştir. Mahkeme tutanaklarından da anlaşılacağı gibi bu davaya konu olan toplantı ile ilgili herhangi bir suçlama yoktur. Bu itibarla bir kez daha belirtelim ki, bu dava başından itibaren yanlıştır.

Soruşturma ve kovuşturma süreçleri, belirli siyasi odaklarca yönetilen bir takım medya organları tarafından sistematik bir karalama kampanyası etkisi altında sürdürülmüş, hükümetin en yetkili mensuplarınca insan hakları savunucularının suçsuzluk karinesini ihlal eden açıklamalar yapılmış, yargı makamlarının bağımsız hareket etmesi imkânsız kılınmıştır. Keza, soruşturma ve kovuşturma sürecinde “gizli tanık mekanizması” çalıştırılmış, savcılık makamı soruşturma sorumluluğunu yerine getirmemiş, kovuşturma süreci gereksiz biçimde uzatılmış ve sonuç olarak savunma tarafından sunulan ve iddiaları çürüten kanıtlar yok sayılarak mahkûmiyet kararları verilmiştir.

Verilen mahkûmiyet kararının gerekçesinde, üç yıllık süreç içinde ortaya konan delillerle geçersiz kılınan suçlamalar, soruşturma ve kovuşturmanın hiçbir aşamasında tartışılmayan, iddianame ve esas hakkındaki mütalaada bulunmayan ve başka mahkemelerce hakkında beraat kararı verilen, adalet ve hukuk ile bir ilişkisi olmayan hususlarla birlikte mahkûmiyet gerekçesi haline getirilmiştir.

Gerekçeli kararda, uluslararası ve ulusal hukukta meşru olan, hatta korunan insan hakları faaliyetleri ile hak savunucularının toplum üzerindeki etkilerinin bulunmasının suç unsuru sayılması ve bu kanaate dayanarak cezalandırılması, bütün dava sürecinin asıl amacının Türkiye’de insan hakları savunucularının susturulması olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

Hem beraat edenler hem de haklarında mahkûmiyet kararı verilenler bakımından gözaltı, tutuklama, iddianame, savcılık mütalaası ve aradan geçen üç yıl sonunda varılan nokta, hukukun üstünlüğü ilkelerinin ve adaletin yok sayıldığı, mesleki saygınlığın ve sorumluluğun ortadan kaldırıldığı kötü bir senaryonun sergilenmesinden ibaret kalmıştır.

Bizler insan hakları savunucuları olarak, sürdürmekte olduğumuz insan hakları mücadelemize ve yolumuza devam edeceğiz. Bu dava bakımından ise tüm ulusal ve uluslararası hukuk yollarına başvurup adaletin gerçekleşmesi için sonuna dek mücadelemizi sürdüreceğiz.

 

İnsan Hakları Ortak Platformu

Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, Hak İnisiyatifi Derneği, İnsan Hakları Derneği, İnsan Hakları Gündemi Derneği, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi, Yurttaşlık Derneği

PAYLAŞ