İnsan Hakları Örgütlerinin Siyasi Parti Gruplarına Yaptığı Ziyaretlere İlişkin Bilgilendirme Notu

2 Temmuz 2026

22-24 Haziran 2026 tarihleri arasında İnsan Hakları Ortak Platformu bileşenlerinden oluşan heyetimiz TBMM’de grubu bulunan AKP, CHP, DEM PARTİ, MHP ve YENİ YOL Grubunda randevu talep etmiş; bu randevu taleplerimizi kabul eden CHP Genel Başkanı Özgür Özel, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, YENİ YOL Grup Başkanı Mehmet Emin Ekmen ve Selçuk Özdağ ve MHP Grup Başkan Vekili Filiz Kılıç ile görüşmeler gerçekleştirmiştir.  Görüşmelerde Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları sorunları ve çözüm sürecine ilişkin olarak görüş alışverişinde bulunulmuştur. Heyetimiz bu görüşmelerden sonra görüş ve önerilerini kamuoyuyla paylaşmak adına bu açıklamayı yapmaktadır.

Türkiye, on yıllardır süren silahlı çatışmanın sona erdirilmesi yolunda tarihi bir eşiğe gelmiş bulunmaktadır. Silahların susması, bu sürecin en kritik ve en zorlu aşaması olduğu için bir başarıdır; ancak tek başına barışın güvencesi değildir. Uluslararası deneyimler, kalıcı ve adil bir barışın yalnızca silahsızlanmayla değil, beraberinde gelen hukuki, demokratik ve insani dönüşümlerle inşa edilebildiğini ortaya koymaktadır.

İnsan hakları temelli bir barış yaklaşımı, çatışmaların gerçek maliyetinin güvenlik harcamaları ya da ekonomik kayıplar değil, yaşamını yitirenler, yerinden edilenler, kaybedilenler, yargısız muamelelere maruz kalanlar ve temel haklarından uzun yıllar mahrum bırakılanlar oluşturur. Bu nedenle barış sürecinin mimarisi de bu grupları; çatışmadan en çok etkilenenleri, en savunmasız kesimleri merkeze almalıdır.

Bu yaklaşım, güvenlik kaygılarını göz ardı etmez. Aksine güvenlik ile insan haklarının birbirini dışlayan değil, birbirini tamamlayan hedefler olduğunu savunur. Sürdürülebilir bir güvenlik ancak hukuki güvenceye kavuşturulmuş, mağdurların da sesini içeren ve toplumun tüm kesimlerinin sahiplendiği bir barış zemininde mümkündür. Hukuki reformlarla desteklenemeyen, hesap verebilirlik üretemeyen ve toplumsal güveni onarmayan müzakere süreçlerinin kırılganlığını Türkiye bizzat 2013-2015 deneyimiyle yaşamıştır.

Türkiye’deki toplumsal ve siyasi kutuplaşma, barış sürecinin en kırılgan boyutlarından birini oluşturmaktadır. Ne yazık ki son dönemde kutuplaşmayı artıran siyasi gelişmelerle karşı karşıyayız. Mahkeme kararları ile hukuk dışı bir şekilde siyasete müdahale edilmesi, demokrasinin temeli olan çoğulcu siyaset imkanının ortadan kaldırılması, demokratik değerleri aşındırmanın ötesine geçmiş, doğrudan demokrasiyi tehdit eden uygulamalarına dönüşmüştür.

Bu bağlamda    İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması ile başlayan ve hız kesmeden CHP’li belediyelere yönelen bu siyasi operasyonlar, nihayet CHP’ye kayyum atanmasıyla devam etmiştir.

Esasen Yüksek Seçim Kurulu’nun görev ve yetki alanında olan bir işlem, yaratılan yetki kargaşası ve nihayet yetki gaspı sonucunda verilen bir karar ile ana muhalefet partisinin üç yıl önce yapmış olduğu büyük kongresi iptal edilmiştir.

Siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır, AİHM, çoğulculuğu ve hoşgörüyü demokratik bir toplumun temel taşı olarak görür. Bu bağlamda, siyasi partilerin özgürlüğü ve örgütlenme hakları demokrasinin en üstün değerlerinden biri sayılır.

İnsan Hakları Örgütleri olarak;

Barış sürecinin insan hakları eksenli biçimde sürdürülmesi gerektiğine inanıyoruz. Güvenlik ve insan hakları temelli yaklaşımlar birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Silahsızlanmanın kalıcı barışa dönüşmesi, onu meşrulaştıran ve güvenceye bağlayan hukuki reformlara bağlıdır. Hukuki reformlar geciktikçe sürecin kırılganlığı artmakta ve toplumsal güven aşınmaktadır.

Uluslararası deneyimler, kalıcı barışın yalnızca silahsızlanmayla değil; geçmişle yüzleşme, hakikatin ortaya çıkarılması, adalet ve onarım süreçleriyle birlikte mümkün olduğunu tutarlı biçimde ortaya koymaktadır. 2013-2015 deneyimi de göstermiştir ki sürecin akamete uğramasında yalnızca aktörlerin niyeti değil; hukuki reformların gecikmesi, kamuoyunun dışlanması ve güven aşınması da belirleyici rol oynamaktadır.

İnsan hakları örgütleri bakımından şeffaflık ve Meclis denetimi, sürecin meşruiyetini genişletmek bakımından son derece önemlidir. Kamuoyunun süreç aşamaları konusunda maksimum düzeyde bilgilendirilmesi, kutuplaşmayı ve güvensizliği ortadan kaldırır, olası sabotaj risklerini de en aza indirir.

Süreçte hesap verebilirlik ile toplumsal bütünleşme dengesi gözetilmelidir. Düzenlemeler geçmişe sünger çekme değil, geçmişte yaşananlarla yüzleşme, hakikat ve onarmayı hedeflemeli, hukuki belirlilik ve orantılı sorumluluk üretmelidir; aynı zamanda çatışmanın sebeplerini ve izlerini ortadan kaldıracak toplumsal dönüşüm mekanizmaları kurulmalıdır.

Kürt Meselesinin ortaya çıkış sebeplerine ve nihayet çözümüne odaklanarak, tekrarlanma riskine karşın güvenceler içeren, tüm yurttaşlar bakımından çoğulculuğu güvence altına alan, etnisite ve inanç gruplarının haklara eşit fırsatlarla erişimini garanti altına alan kapsamlı bir Eşitlik Yasası çıkarılmalıdır.

Mağdur merkezli süreç; çatışmalarda yaşamlarını yitirenler, faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetme mağdurlarının yakınları, yerinden edilmiş kişiler ve uzun yıllar hak ihlallerine maruz kalanlar; sürecin öznesi olmasıdır. Bu kesimlerin hakikat arama, adalet ve onarım talepleri, güvenlik müzakerelerinden bağımsız olarak karşılanmalıdır.

Bu bağlamda kadınlar ve çocuklar özel bir öncelik taşımaktadır. Çatışmanın orantısız biçimde etkilediği bu gruplar, barış sürecinin tasarımına ve denetimine etkin biçimde dahil edilmediği durumda barışın kalıcı hale gelmesi zorlaşacaktır.

TBMM Komisyonu çalışmaları kapsamında Diyarbakır Anneleri, Cumartesi Anneleri ve Barış Anneleri gibi çatışmadan doğrudan etkilenmiş kadın grupları da dinlenmiştir. Bu, sürecin mağdur seslerine açık olması bakımından önemli bir göstergedir. Ancak komisyonun nihai raporunda kadın, çocuk ve mağdur haklarına ilişkin ayrı ve somut öneriler içeren bir bölüm yer almamaktadır. Bu boşluğu doldurmak amacıyla kadın ve çocuk hakları alanında çalışan STÖ’ler ile çalıştaylar düzenlenmeli ve önerileri alınmalıdır.

Kadınlar bakımından BM Güvenlik Konseyi’nin 1325 sayılı kararı ve onu izleyen kararlar, kadınların çatışma döneminde orantısız biçimde zarar gördüğünü; ancak barış süreçlerinde sistematik olarak dışlandığını belgelemiş ve bu durumun kalıcı barışın önündeki yapısal engellerden biri olduğunu ortaya koymuştur. Türkiye çözüm sürecinde de kadınların, yalnızca dinleme aşamasında değil, yasal çerçevenin tasarımında, izleme mekanizmalarında ve karar alma süreçlerinde sürekli ve resmî bir yer edinmesi gerekmektedir.

Çatışma döneminde kayıp vermiş, faili meçhul cinayete maruz kalmış veya yakını zorla kaybedilmiş kişilerin hakikat arama ve adalete erişim talepleri ayrı ve özel bir başlık olarak ele alınmalıdır. Toplumsal bütünleşme ve psikososyal destek programları cinsiyete duyarlı biçimde tasarlanmalıdır. Kadına yönelik şiddetle mücadele mekanizmaları ise sürecin hız ve önceliğinden bağımsız olarak güçlendirilmelidir.

Çatışmalarda yaşamlarını yitirenler ile sivil kayıplar, faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetme mağdurlarının yakınları dahil çatışmadan etkilenen tüm kesimlerin acılarının eşit biçimde tanınması, sürecin meşruiyeti açısından vazgeçilmezdir. Hiçbir mağdur grubunun diğerinin acısını gölgelemeyeceği kapsayıcı bir dil ve uygulama benimsenmelidir. Sivil kayıplara ilişkin tazminat, rehabilitasyon ve toplumsal tanınma mekanizmaları güçlendirilmelidir.

Bu mekanizmaların tasarımı, iki dengeyi aynı anda gözetilmelidir; cezasızlık algısı yaratmaktan kaçınmak ve mağdurların tanınma ve hakikate ulaşma taleplerini karşılamak. Geçmiş dönemde yaşanan faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmelerin aydınlatılmasına yönelik adımlar, güvenlik sürecinden bağımsız olarak sürdürülmelidir. Bu süreçler sivil toplum örgütleri, mağdur dernekleri ve akademinin katılımına açık tutulmalıdır.

Süreçte yapılacak yasal düzenlemelerin kapsayıcı, net, öngörülebilir, yoruma kapalı olması ve idari/hukuki keyfiliğin önlemesine ilişkin güvenceleri içermelidir.  İzleme mekanizmasının TBMM bünyesinde, sivil toplumun katılımına açık biçimde oluşturulması önemlidir.

Hasta ve yaşlı tutuklu ve hükümlülerden yaşam hakkı tehlikesi altındaki kişilerin derhal serbest bırakılmasını ve bu konuda yasal ve idari reformların gerçekleştirilmesi ve infaz mevzuatının AİHM ve AYM içtihatları çerçevesinde gözden geçirilmesi önemlidir. AİHM’in Türkiye’ye ilişkin verdiği kararlarda belirtildiği üzere temel bir insan hakkı olan “umut hakkı” konusunda ulusal mevzuatta gerekli düzenlemeler yapılmalıdır

Silah bırakanların eğitim, istihdam, sağlık ve psikososyal destek mekanizmalarıyla topluma dahil edilmesi, sürecin çok partili bir izleme mekanizmasıyla denetlenmesi ve TBMM’ye düzenli olarak raporlanması önemlidir.

AİHM ve AYM kararlarının uygulanmasının önündeki idari ve yargısal engellerin kaldırılması, hukukun üstünlüğü ve hukuki güvenlik ilkesinin doğal bir gereğidir, bugüne kadar verilmiş tüm kararların hemen ve istisnasız uygulanması süreci güçlendirecektir.

Yerel yönetimlere yönelik kayyım uygulamasına son verilmesi, seçilmiş başkanların doğrudan görevlerine iade edilmesi hem hukukun bir gereğidir, hem de sürece toplumsal desteği de artıracaktır.

Terörle Mücadele Kanunu ve Türk Ceza Kanunu’nun ifade özgürlüğünün korunmasına ve terör suçu tanımlarına ilişkin düzenlemeler evrensel hukuk normlarına uygun olarak düzenlenmelidir.

Koruculuk sistemi aşamalı olarak tasfiye edilmeli, çalıştığı süreler dikkate alınarak emeklilik hakkı veya bundan faydalanamayacak olanlar için farklı kamu kurumlarında istihdam edilmesi için düzenleme yapılmalıdır. Adli suçlara karışan korucular ile ilgili etkin soruşturma ve adil yargılama yapılmalıdır.

İfade özgürlüğünün korunması toplumsal kesimlerin sürece katılımı bakımından ayrıca önemlidir. Siyasi aktörlere, gazetecilere ve sivil toplum temsilcilerine yönelik yargısal tacizden vazgeçilmesi ile KHK ile görevden uzaklaştırılan memur ve işçiler görevlerine iade edilmelidir.

Komisyonun tavsiyesi doğrultusunda Siyasi Partiler Kanunu ve seçim mevzuatının şeffaflık, parti içi demokrasi ve temsilde adalet ilkeleri doğrultusunda, partilerin uzlaşısıyla yeniden düzenlenmelidir. Komisyon tavsiyesinin yerine getirilmesi yurttaşların siyasete güvenini yeniden tesis etmek bakımından önem arz etmektedir.

Barış süreçlerinin sabote edilmesine zemin hazırlayan riskler genel hatlarıyla üç biçimde ortaya çıkabilmektedir. Birincisi, sürecin iç siyasi rekabetin bir malzemesine dönüştürülerek barışa yönelik adımların partiler arası çekişmede araç olarak kullanılması; ikincisi, taahhüt edilen yasal reformların sürekli bir biçimde ertelenmesiyle oluşan güven aşınması; üçüncüsü ise provokatif söylemlerin sürecin meşruiyetini ve toplumsal desteğini hedef almasıdır.

Bu risklere karşı en güçlü güvence; şeffaflık, çok partili denetim, mağdur seslerinin sürece dahil edilmesi ve taahhüt edilen reformların zamanında hayata geçirilmesidir. Kutuplaşmanın zeminini genişleten en kritik etken, belirsizlik ve gecikme olduğundan, yasal düzenlemelerin vakit geçirilmeden uygulanması süreci sabote etme riskini azaltacak en somut adımlardır.

Türkiye, onlarca yıllık bir çatışmanın faturasını yalnızca bütçe maliyeti ile ölçemez. Bu faturanın en ağır kalemi, güvensiz koşullarda büyüyen çocuklar, kaybettiklerini arayan anneler, yıllarca adalet bekleyen aileler ve temel hakları askıya alınmış bireylerdir. Barış sürecinin insan hakları temelli yürütülmesi, bu faturayı kapatmak değil; bir daha açılmamasının güvencesini oluşturmak anlamına gelmelidir.

 

Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, Hak İnisiyatifi Derneği, İnsan Hakları Derneği, İnsan Hakları Gündemi Derneği, Yurttaşlık Derneği