İnsan Hakları İstişare ve İşbirliği Toplantısı

İnsan Hakları Ortak Platformu Dönem Başkanı ve İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Sayın Hüsnü Öndül tarafından 14 Mayıs 2008 tarihinde Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı tarafından Ankara’da gerçekleştirilen “İnsan Hakları İstişare ve İşbirliği Toplantısı’nda” yapılan konuşma metni için tıklayınız.

 

Sayın Katılımcılar,
İnsan Hakları Ortak Platformunu oluşturan İHD, MAZLUMDER, UAÖ, HYD ve TİHV adına sizleri saygı ile selamlıyorum.
Bu toplantının konusu insan haklarının korunması ve gerçekleştirilmesinde devletin ve sivil toplum örgütlerinin rolünü araştırmaya yönelik olarak düzenlenmiş bulunmaktadır. Oysa öncelikle ve açık yüreklilikle, insan haklarının korunması ve gerçekleştirilmesi açısından durumun ne olduğunun tespitinin yapılması, hak ihlallerinin ulaştığı boyutun ortaya konulması, insan hak ve özgürlüklerini savunanlara yönelik yaklaşımın sonuçlarının değerlendirilmesi gerekir. İnsan hakları alanında savunuculuk faaliyeti gösteren örgütlerin yayınladığı raporlar ve araştırmalar, Türkiye’nin insan hakları açısından durumunun pek parlak olmadığını, insan haklarının ve özgürlüklerinin ihlaline yol açan temel sorunların çözülmediğini, insan hakları savunucularına karşı açılan davaların arttığını ve insan hakları örgütlerinin çalışma koşullarının ağırlaştığını  ortaya koymaktadır.
2005’e kadar kısmen gerçekleştirilen reformlar, yapısal değişiklik yaratamamış, sağlanan ilerlemeler bu nedenle kalıcı olamamıştır. Örneğin, insan haklarının iki temel güç tarafından korunduğu bilinmektedir. Bunlardan birisi demokratik kamuoyu tarafından koruma, diğeri de hukuksal korumadır. Hukuksal korumanın gerçekleşmesi için, o ülkede hukukun üstünlüğü ilkesinin geçerli olması gereklidir. Hukukun üstünlüğü ilkesini yaşama geçirecek olan güç de yargısal denetimdir ve yargı gücünün bağımsız ve tarafsız olarak yapılanması ve işlemesidir. Oysa reform süreci olarak nitelendirilmiş olan 2002–2005 dönemi de dahil bütün bir AB sürecinde, hukukun üstünlüğü ilkesi doğrultusunda hiç bir düzenleme yapılmamıştır. Dolayısıyla hukuksal kazanımlar, yargı koruması dolayısıyla güvence altına alınamamıştır.
Bu geriye gidişlerle ilgili verilebilecek örneklerden biri de İnsan Hakları Danışma Kurulu’nun durumudur. Hükümet,  İnsan Hakları Danışma Kurulu’nun çalışmalarına sahip çıkacağına, toplumu, onların içeriğine olmasa da, üretilme süreçlerine saygı duymaya ve içeriğini tartışmaya davet edeceğine, statükonun argumanlarına teslim olarak, kendi kurduğu kurulu işletmeme noktasına gelmiştir. Dolayısıyla, bu konuda bizleri yeni bir başlangıca davet etmesinin, özür dileme ve güven verme borcunu ödeyerek mümkün olacağını bilmesi gerekir. Aksi takdirde, bu toplantıların ciddiyeti, sürekliliği “acaba kendilerine lazım olduğu için mi yapıyorlar” şaibesinin gölgesinden kurtulamayacaktır.
Bu kısa girişten sonra çeşitli ana başlıklar altında birkaç hususa dikkat çekmek isterim.

İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARININ VE ÖRGÜTLERİNİN İLKESEL DURUÞU

•    İnsan hakları ve özgürlüklerini savunanlar bizler ve demokratik kamuoyu açısından insan hakları bir araç değildir. İnsan haklarının geliştirilmesi ve herkes için tam güvenceye alınması, bu yolla demokratik, eşit ve özgür bir yaşamın oluşturulması bizim biricik amacımızdır. Bu nedenle de, bireyler olarak her birimizin farklı siyasi, felsefi veya dini görüşleri ve inançları olsa da, kamu otoritesiyle ilişkilerimizi, bu tercihlerimiz değil, devletin, hükümetlerin ve siyasi partilerin insan haklarına ilişkin yaklaşımları ve uygulamaları belirler. Bu yüzden de, bu güne kadar tüm hükümetler karşısında kategorik tutumlar takınmak yerine, onların insan haklarından yana politikalarını desteklemekten, hak ve özgürlüklerimizi kısıtlayan, evrensel hukuk ilkelerine ve insan hakları standartlarına aykırı tutumlarına da karşı çıkmaktan kaçınmadık.
•    Yine bu yüzden, genel olarak sivil siyasetin, özel olarak da hükümetin üzerinde oluşturulmak istenen hegemonyalara, yapılmak istenen müdahalelere hep karşı çıktık. Gerek 2007’de yaşanan olaylar sırasında, gerekse son günlerde tanık olduğumuz Demokratik Toplum Partisi ve Adalet ve Kalkınma Partisinin kapatılmasına ilişkin gelişmeler karşısında, tutumlarımızı belirleyen, kendi politik tercihlerimiz değil, hep ilkelerimiz olmuştur.
•    Uluslararası hukuk, Türkiye Cumhuriyeti de dâhil, devletleri insan hakları savunucularının çalışmalarına engel olmamak, onların faaliyetlerini kolaylaştırmakla yükümlü tutmuş ve insan hakları örgütleriyle yakın ilişki ve işbirliğini teşvik etmiştir.
•    Buna karşılık, 2002’den bu yana iktidarda olan Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetleri de dâhil yönetimlerin tutumları, genel olarak adeta mecbur kalmadıkça insan hakları örgütlerini yok saymak ve görmezden gelmek olmuştur. Sivil toplum örgütleriyle işbirliği zorunluluğu duyulan zamanlarda da, doğrudan alanla ilgili çalışanlarla ilişki kurmak yerine, bir kısmı kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşları ile sınırlı sayıda ilişki ve iletişim içerisine girilmesi yeğlenmiştir.
•    Dahası, gerek yasama, gerekse yürütme ve uygulamanın denetimi süreçlerinde sivil toplum örgütleriyle işbirliğinden sürekli kaçınılmıştır, hâlâ da kaçınılmaktadır.

•    Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu’nda yaşanan tatsız olaylardan sonra iletişim tamamen son bulmuştur. Oysa geçmiş dönemlerde daha fazla görüş alış verişi yapılmaktaydı ve bunun yararları da görülmekteydi.

REFORM SÜRECİ

•    AB uyum süreci kapsamında 2005 yılına kadar yapılan yeni düzenlemeler, Türkiye’nin insan hakları sorunlarını tamamen çözmekten uzak olsa da, önemli iyileştirmeler getirmiştir. Ne var ki, 2005’den bu yana reform süreci tamamen durmuş, hatta 2006 Terörle Mücadele Kanunu ya da 2007 Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu değişikliklerinde olduğu gibi insan hakları açısından kısıtlayıcı, geriye götürücü ya da son yapılan TCK 301. madde ile ilgili değişiklikte olduğu gibi fazla bir anlam taşımayan düzenlemeler yapılmıştır.

BAZI ÖNERİLER

•    Mevcut ana
yasa, hâlâ Türkiye’nin demokratikleşmesinin ve insan haklarının geliştirilmesinin önünde en önemli engeli oluşturmaktadır. Hükümet, yeni sivil anayasa taslağını açıklamalı ve toplumun tartışmasına açmalıdır.

•    Kürt sorunu etrafında bir süreden beri sürdürülen ve gerilimi tırmandırmak isteyenlerden başka hiç kimseye yaramayan sert ve dışlayıcı söylemler terkedilmelidir. Sorunun ülke bütünlüğü içerisinde insan hakları ve demokratik değerlere saygı çerçevesinde barışçıl çözümünün mümkün ve olanaklı olduğu görülmelidir.
•    Newroz etkinliklerinin kimi il ve ilçelerde yasaklanması, 1 Mayıs’ta Taksim Meydanının yasaklanması gibi güvenlikçi bakış açısının ürünü, katılanların demokratik haklarını engelleyici ve provoke edici uygulamalar terk edilmelidir. Her iki tarihte meydana gelen olaylarla ilgili olarak sorumlular hakkında insan hakları örgütlerinin raporları doğrultusunda idari ve yargısal süreçler işletilmelidir.
•    Ergenekon ve benzeri yasadışı örgütlenmeler başta olmak üzere hukuk dışına çıkan kamu görevlilerinin üzerine kararlılıkla gidilmelidir.
•    Yaşam hakkı ihlaline neden olan yasadışı ve keyfi infazlarda bulunan güvenlik güçleri ile işkence suçlarına karışan kamu görevlilerine yönelik olarak Hükümet, kendi insiyatifindeki idari yaptırımları uygulamada tereddüt göstermemelidir. Son dönemde işkence ve kötü muamelede açık bir biçimde nicelik ve niteliğinde yoğun bir artış yaşanmaktadır. İşkenceye sıfır tolerans söyleminin etkili olabilmesinin yollarından birisi de bu konudaki hükümet pratikleridir.
•    Hrant Dink’e ve Malatya Zirve Yayınevinde Protestanlara yönelik cinayet davalarının soruşturma ve dava süreçlerinde görüldüğü gibi Türkiye’nin içeriği bakımından insan hakları hukukuna dayalı bir hukuk devleti olabilmesi ancak en üst derecede politik irade gösterilmesiyle gerçekleşebilir. O nedenle hukukun üstünlüğü ilkesi doğrultusunda yapılanmaya acil ihtiyaç duyulmaktadır.
•    Reform süreci, sahici, işlevsel yeni düzenlemelerle devam ettirilmelidir. Türkiye darbe tehditlerinin ve darbelerin gerçekleştiği bir ülke olmaktan çıkarılmalıdır. Bunun yolu demokratik reformları hayata geçirmektir.
•    İfade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, din özgürlüğü (hem Sünni, Alevi, Caferiler; hem de gayrimüslim cemaatler açısından) gibi alanlardaki sınırlayıcı mevzuat düzeltilmeli ve insan haklarına aykırı uygulamalar son bulmalıdır.
•    Özellikle ceza yasalarındaki ifade özgürlüğünü sınırlayan düzenlemelerin yanı sıra şiddet ve şiddeti teşvik etmeyen söylem ve eylemlerin yasadışı örgüt üyeliğine varan suçlamalara konu olan maddeleri derhal kaldırılmalıdır. Yeni Ceza Yasası, Terörle Mücadele Yasası demokratik toplumun temelini sarsacak nitelikte kullanılmakta, şiddet içermeyen basın açıklamalarına katılan insan hakları savunucuları ve sendikacılar yasadışı örgüt üyeliği ile suçlanmaktadır. Bu yasalar ve bu uygulamalar karşısında Türkiye’deki herkes zan altında kalabilecektir. Unutulmamalıdır ki, bugün iktidarda olanlar yarın muhalefette iken bu yasaların gazabına uğrayabilirler.
•    Hükümet, insan hakları konusunda açık, net bir strateji oluşturmalıdır. Hükümet, insan hakları ve demokrasi konusunda kamu bürokrasisini yönlendirecek etkili bir politik irade göstermelidir.

•    İnsan hakları örgütleri ve insan hakları değerlerine dayalı faaliyet gösteren hak temelli örgütler ile sürekli biçimde etkili bir diyalog mekanizması kurulmalı, insan hak ve özgürlüklerinin korunmasını ve gerçekleştirilmesini izleyen ve denetleyen bağımsız, özerk, katılımı güvence altına alan Paris Prensipleri doğrultusunda çalışacak kamu – sivil toplum ortaklığıyla gerçekleştirilecek bir kurumsallaşma modeli geliştirilmelidir.

Hüsnü Öndül
İHD Genel Başkanı – İHOP Dönem Başkanı

PAYLAŞ