Türkiye’de insan hakları savunuculuğu suç olmaktan çıkarılmalıdır!

ORTAK AÇIKLAMA

19 Şubat 2020, İstanbul Çağlayan Adliyesi

Öncelikle dünkü duruşmalarında beraat kararı verilerek tahliye edilen başta Osman Kavala olmak üzere tüm arkadaşlarımıza geçmiş olsun diyoruz. Bu davadada tıpkı birazdan izleyeceğimiz dava gibi akla ve hukuka uymayan, gerçeklerden uzak, insanların gündelik hayatları ve ilişkileri bir suç eylemi olarak gösterilerek insanlar suçlu gösterilerek mağdur edildiler ve büyük bir hukuk mücadelesi yaşandı. Ne var ki, Osman Kavala’nın yeniden gözaltına alınmasıyla başlatılan yeni bir süreç karşısında adalet yerini buldu diyemiyoruz.

Yaklaşık üç yıl önce 11 insan hakları savunucusuna karşı açılan ve Büyükada Davası olarak bilinen davanın 27 Kasım 2019 tarihinde yapılan 10. Duruşmasında Savcılık mütalaasını vermişti. Biraz sonra arkamızdaki Çağlayan Adliyesi’nde 35. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 11. duruşması başlayacak. Aslında hiç açılmaması gereken Büyükada davası, avukatların ve sanık konumuna düşürülen insan hakları savunucularının iki yılı aşkın bir süre boyunca asılsız iddiaları çürüten delilleri dava dosyasına taşımakla geçti.

Bu süre içersinde beş kez savcı değişti. Savcılığın bu süreç içerisinde dava dosyasına iddianamede yer alan suçlamalar bakımından lehte ve aleyhte herhangi bir kanıt eklemediğine şahit olduk.  Böyle bir çabanın gösterilmemesinin yanı sıra, savcılığın 27 Kasım 2019 tarihinde yapılan duruşmada sunduğu mütalaa ile dosyada yer alan ve iddianamede öne sürülen iddiaları çürüten delillerin de hiçbir biçimde değerlendirilmediğini gördük.

Bir ceza davasında savcılık makamının rolü adaletin gerçekleşmesi ve bunun için maddi gerçekliğin ortaya çıkarılmasıdır. Bu nedenle savcılık makamının görevi, ne pahasına olursa olsun sanıkların cezalandırılmasını sağlamak değildir. Ceza davasında savcı tarafından sanıklar aleyhine sunulan tüm deliller çürütülmesine ve suçun oluşmadığına dair sanıklar lehine deliller ile kanıtlanmış olmasına rağmen, yine de sanıkların cezalandırılması talep edilmiştir. Oysa savcıların asıl görevleri, hakikatin ortaya çıkmasına katkı sağlamaktır.

“Savcılar için Etik ve Davranış Biçimlerine İlişkin Avrupa İlkeleri”nde tanımlandığı üzere bir ceza davasında savcılık makamının temel görevi “sanığın lehine ya da aleyhine olup olmadığına bakmaksızın sanığı etkileyen durumlar da dâhil olmak üzere davanın tüm hususlarını göz önünde bulundurmaktır”.

Bu ilke, savcıların rolünün ne pahasına olursa olsun haklarında suç işledikleri iddiasıyla açılan davalarda insanların mutlaka cezalandırılmaları değil, aksine adaleti arayan bir mekanizma içinde hareket etmeleri ve maddi hakikatin ortaya çıkarılmasına katkıda bulunmak olduğunun altını çizmektedir. Dolayısıyla savcılık makamının görevi, lehe deliller sunulmuş, aleyhteki iddialar delillerle çürütülmüş ise bunları görmek ve maddi hakikati ortaya çıkaracak biçimde değerlendirmektir.

Bir davanın açılması için gerekli olan delil düzeyi ve yeterliliği ile bir sanığın mahkûm edilmesi için gerekli delil düzeyi ve yeterliliği aynı değildir. Büyükada davasının iddianamesinde delil olarak ortaya konulan her şeyin kovuşturma sürecinde çürütülmüş olmasına rağmen Savcılık makamının bunları yok varsayan bir mütalaa hazırlaması hukuku görmezlikden gelmektir. Eğer davada ileri sürülen deliller değerlendirilmeyecek ise, iddianamede yer alan suçlamalar o zaman kovuşturma süreçlerine niye ihtiyaç duyulmaktadır?

Hukuk insanlarının keyfi davranışlardan kaçınarak meslek etiğine uygun davranma yükümlülüğü, bu tür davalarda varlığını daha da ağır hissettirmektedir.

Mahkemeyi, mütalaanın açık ve fahiş hatalarını dikkate alarak bu davada yargılanmakta olan tüm insan hakları savunucularını beraat ettirme yönünde karar vermeye davet ediyoruz.

Türkiye’de insan hakları savunuculuğu suç olmaktan çıkarılmalıdır.

Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, Hak İnisiyatifi Derneği, İnsan Hakları Derneği, İnsan Hakları Gündemi Derneği, Kadın Koalisyonu, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Uluslararsı Af Örgütü Türkiye Şubesi, Yurttaşlık Derneği

PAYLAŞ